04
“… soğuk artık vücudumla hücrelerimle birleşiyor, dişlerim birbirine çarpıyor. Dünya, güneşin etrafında dönmesi gerekirken benim etrafımda dönmeye başlıyor. Hiçbir şey ne anlayabiliyorum ne de görebiliyorum. Karşımdaki duvarda bir saat var, kaçı gösteriyor acaba? 4 mü, 5 mi yoksa 12 mi? Sayılar birbirine giriyor, düşüncelerim varlığını yitirip yok oluyor. Önümde siyah bir silüet görüyorum. Gözlerim dönüyor, silüet dönüyor. Kafamın tam ortasında bir soğukluk hissediyorum. Gözlerimi zorlayıp ne olduğunu anlamaya çalışınca siyah parlak bir namlu gözümü kamaştırıyor. Görüş açım tekrar saate kayıyor. SAAT DÖRT. Ardından bilincim tekrar kaybolmaya hazırlanırken namludan büyük bir patlama beynime, vücuduma, tüm hücrelerime yayılıyor. Acının soğukluğunu, şiddetini tüm benliğimle hissediyorum…”
Saatin sesini duyuyorum. Tik… Tak! Odanın dışından belli belirsiz ayak sesleri yelkovana eşlik ediyor. Ardından yağmur… tik! Baygınlıktan aşağı düşmüş kafamı yavaşça kaldırıyorum. Tak! Odanın karanlığı, gözlerimi yok etmek istercesine delip geçiyor. Yokluktan başka bir şey görünmüyor. Kendi varlığımdan bile şüphe ediyorum. Odanın tüm camları açık olduğundan dışarıdaki fırtına beni de alıp götürmek istiyor. Saçlarım birbirine dolanıyor. Bir rüya gördüğümü anımsıyorum. Ama hatırlayabildiğim, vücut bulmuş bir siyahlık ve bedenimi acımasızca ezen bir soğuk…. Şimşeğin saniyelik aydınlığıyla nasıl bir yerde olduğumu anlamaya çalışıyorum. Sanırım pek bir yararı olmuyor. Hala nerede olduğumu, neden ellerimin ve ayaklarımın sandalyeyle bir bütünmüşüm gibi bağlandığını anlayamıyorum. Neyseki insaflı davranıp ağzımı bağlamadıklarına şükrediyorum! Ayak sesleri hala yelkovanı takip ediyor. Kapı eşiğinde yavaşlıyor, ardından kaldığı yerden devam ediyor. Saatin kaç olduğu, hangi günde olduğumuz ve ne kadar süredir burada uyuduğum daha doğrusu baygın olduğum konusunda bir fikrim yok. Bağırmaya çalışıyorum, fakat ses tellerim birbirine giriyor sanki.
hey!… devamı yok. Tekrar bağırmayı deniyorum sanırım bu sefer yokluk içindeki varlığımı dışarıdan gelen ayak seslerine duyurabiliyorum.
HEEYY!! Kimse yok mu?!
Sesler kapının eşiğinde yavaşlıyor, duruyor… Biraz sonra kapı açılıyor. Adımlar içeri doğru yavaş yavaş yürüyor. Birkaç adım sonra tepemdeki yarı ayık lamba ışığıyla bana gülümsüyor. Odanın içi aydınlandığı için ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Tam karşımda sıcaktan mahrum kalmış bir şömine. Etrafında ne bi kömür ne de odun. Beni hipotermiyle baş başa bırakmak istemiyorlarsa uzun süre burada duracağımızı düşünmüyorum. Şöminenin üzerinde bir saat fark ediyorum. Saatin kaç olduğunu göremeden önümde bir siyahlık beliriyor. Neden burda olduğumu sormaya hazırlanırken bir soğukluk alnımla buluşuyor. Bu soğuğu bir yerlerden hatırlıyorum.. Bir şeyler söylemeye hazırlanırken beynimin içinde büyük bir ses yankılanıyor. Vücudum yana doğru kayarken gözlerim son kez saate ilişiyor. SAAT DÖRT.

Merhaba! Ben Rümeysa Demircan. Karadeniz Teknik Üniversitesi sosyoloji bölümü öğrencisiyim. Kendi çapımda bir şeyler üretmeyi ve bunları yazıya aktarmayı seviyorum. Bu yazılarımı sizinle paylaşmaya geldim. İyi okumalar dilerim…

SİMANIN KIYILARINDA: “YILDIZLARIM”
Güven
Birer Toplam
Kalbim