Gelincik Çiçeği:
Özellikle kır veya tarlalarda yetişen, kurak toprakları seven, narin ve hassas yapılı çiçeklerdir gelincikler. Yapraklarının tül gibi ince olmasından dolayı bu kadar hassastırlar ve incitilmeye gelmezler. Gelincik çiçeği; adından da anlaşılacağı gibi, evet gerçekten küçük gelin anlamını taşıyor ve ince, tül gibi yaprakları ile aslında gelinlerin kırmızı duvaklarını simgeliyor. Aynı zamanda da kavuşulamayan sevdayı… Ben söyleyeyim; bu çiçeğin anlamı hüzündür. Roma tarihi ve Yunan mitolojisinde sıklıkla geçer ve orada da kara sevdayı temsil eder. Gelincikler birbirinden ayrı yetişirler ve belki de bu yüzden kavuşamamayı temsil eden çiçek olarak seçilmişlerdir. Kim bilir… Geçmiş zamanlarda kara sevdaya düşen kişilere gelincikten yapılan içecekler ikram edilirmiş ve bu içecekleri içenlerin aşk acılarının dineceğine inanılırmış. Bilmem diner miydi acıları ama hikâyesi bilinmeye yetmiş gelinciklerin. Japon kültüründe ise gelinciğin ömrü insan hayatına benzetilir. “Gelincik insan ömrü gibidir. Dünü vardır. Yaşamıştır. Bugünü vardır. Yaşıyordur. Ama yarını belli değildir” diyerek bir benzetme yaparlar. Birçok ortak ifadede birleşen gelincikler hassas yapılı, narin ve zarif insanları temsil ediyor benim gözümde de, en çok onlara yakışır, en çok onları simgeler. Hüznü veya ayrılığı değil…
Unutma Beni Çiçeği:
Sadakati, içten sevgiyi ve gerçek bağlılığı simgeleyen unutma beni çiçeğinin yaklaşık 50 den fazla çeşidi bulunur ve mavi dışında pembe veya beyaz renkleri de vardır. Hakkında çıkan hikâyelere bakıldığında birçok manayı beraberinde getirir. Öncelikle Ortaçağ’da geçen efsaneye göre, bir şövalye ve sevgilisi Tuna Nehri kıyısında yürürken nehirde akıp gitmekte olan mavi bir çiçek görürler. Şövalyenin sevgilisi bu çiçeği çok beğenir ve bunun üzerine şövalye sevgilisi için nehre doğru eğilir. Fakat tam yakaladığı esnada nehre düşer. Şövalye çiçeği sevgilisine doğru attığında akıntıya doğru kapılır ve “Unutma Beni” diye bağırır. O günden sonra o çiçek “unutma beni çiçeği” olarak adlandırılır ve anılır. Bu hüzünlü efsanenin dışında iki ayrı hikâyesi daha vardır. Biri, Hz. Âdem ve Havva’nın cennetten ayrılırken, bu çiçeğin “beni unutmayın” diye bağırdığını anlatır. Diğeri ise bir Alman efsanesidir. Buna göre Tanrı bütün çiçeklere isim verirken bu çiçeğe isim vermeyi unutur ve çiçek “Tanrım beni unutma” derken kendi ismini kendi bulmuş olur aslında… Bence görünüşleri bir harika, minicik ama bir sürü olmalarıyla etkileyici olan bu çiçekler sizi unutmasını istemeyeceğiniz kişilere verilecek en güzel çiçektir. Unutulmayacak tüm kalplere…
Kırmızı Gül:
5 bin yıl öncesinde, Mezopotamya kil tabletlerinde bile rastlanmış, aşkın simgesidir güller. Mitolojide Aphrodite’nin en sevdiği çiçek olan gülü, Tanrılar el ele vererek yapmışlardır. Bir gün bir tane gülü oğlu Eros’a vermiş ve Eros da o gülü sessizlik Tanrısı Harpocrates’e vermiştir. Bu şekilde gül, “sevginin”, “sessizliğin” ve “gizliliğin” sembolü haline gelmiştir. Aynı zamanda Doğu ve Batı’nın ortak figürü olan gül, İslam kültüründe ve tasavvuf anlayışında da ayrı bir önem oluşturmuştur. Rivayete göre Hz. Ali ölmeden önce yanındakilerden bir deste gül ister ve getirilen gül destesini kokladıktan sonra ölür. Hristiyanlıkta ise; Hz. İsa ve haç ile ilişkilendirilir. Doğu ve Batı Medeniyetlerinden, sanatın birçok alanından, çinilerden, kumaşlardan, betimlemelerden, dinlerden, tasavvuftan, mitolojiden, edebiyattan, mücevherden, tatlılardan, şiirlerden, şarkılardan, bahçelerden, parklardan; mezarlara, vazolarımıza, sevgilinin eline, kulağımızın arkasına, gelinin buketine varana kadar her yerde yer etmiş bu çiçek. Gördüğümüz gibi en çok elde ve akılda olan çiçektir kendisi, zira bize çiçek ismi sorulduğunda gerçekten ilk akla gelendir o. Çeşidi çoktur ama hepimizin hayatında en çok değer verdiği tek bir gül vardır… O tek güllere armağan kırmızı güller…
Laleler:
Her çiçeğin kendine özgü kokusu, kendine özgü anlamı ve kendi özgü bir dili var. Bu çiçeklerden biri de birçok renkte var olan lalelerdir. Çoğunlukla Avrupa’dan geldiği söylense de anavatanı Orta Asya bozkırlarıdır. Bozkırda yabani bir çiçek olarak yetişen laleleri, Türkler kervanlar aracılığıyla Anadolu’ya getirir ve 1520’de Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul’da laleyi melezleme yoluyla geliştirip çeşitlendirir. Kırmızı lale, Ferhat ile Şirin’in aşkında “senin aşkın için bu kırmızı lale gibi yanıyorum” diyip gözyaşı döktüğü ve döktüğü yaşların birer kırmızı laleye dönüştüğünü anlatır. Beyaz laleler, saflığı, masumiyeti ve af dileme anlamlarını taşır. Yani birine kendinizi affettirmek isterseniz beyaz laleler size yardımcı olabilirler. Mor laleler renginin taşıdığı bir özellikle asilliği simgeler. Sarı laleler ise renginden dolayı, güneşi, enerjiyi, umudu ve neşeyi simgeler, sarı çiçeklerin ayrılık gibi anlamları taşımasına rağmen. Bunların dışında mavi, turuncu gibi yine birçok rengi bulunur. Gururlu çiçek olarak da adlandırılan laleler en güzelinden en çok sevdiklerinize armağan olsun…
Birçok anlamı olan birçok çiçek çeşidi var, tıpkı hayatımızdaki insanlar gibi… Birçok çeşitte, farklı renklerde ve güzelliklerde. Bu yazı da çiçek gibi olan, mis kalpli okurlara ve onların çiçeklerine…

Merhabalar, ben Satınur Emir. KTÜ’ de İç Mimarlık öğrencisiyim. Ankara’da yaşıyorum. Ankara’nın güzel olmadığını iddia eden herkese karşı durup, güzel olduğunu savunuyorum çünkü burayı gerçekten seviyorum. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi çok seven, tiyatroya-sinemaya gitmeye bayılan, arkadaşlarımın söylediğine göre neşeli biriyim. Ha ama eklemeden duramayacağım bir şey var ki o da geceyi çok sevmemdir. Geceyi çok severim, geceleri cama balkona çıkıp yıldızları izlemeyi çok severim. Işıkları çok severim, çünkü neden sevmeyeyim? Işıklar bize yolumuzu gösterir. Kaybolduğumuz anda bizi evimize ulaştırır. Siz de ışıkları sevin. Eğer kaybolmuş hissederseniz onları takip edin, size evinizin yolunu gösterecektir. :’)

SİMANIN KIYILARINDA: “YILDIZLARIM”
Güven
Birer Toplam
Kalbim