Gözlerdeki Sır
Ağlayarak içeri girdi Matana. Niye bu dünyaya doğduğunu sorguluyordu, bu kadar sevilmemek onun için bile fazlaydı. Saf ve iyilikle dolu küçücük kalbini kinle dolduruyorlardı resmen. Sofada oturan ablası Liraz’ı gördü. Elinde aylardır olan ama asla bitiremediği iğne oyası vardı. Henüz 25 yaşındaydı ablası ama sanki yüz yaşındaki bir ihtiyarın dinginliğini taşıyordu üstünde. Ablası ile arasında on beş yaş vardı ve ablası bildi bileli hep böyleydi. Hep sessiz, hep sakin, hep üzgün. Kimse onun üzgün olduğunu düşünmezdi, herkes yaratılışının böyle olduğunu söylerdi onun için ama Matana biliyordu sanki, ablası üzgündü. Yaratılışı böyle değildi, çünkü Matana daha küçükken ablası onunla kimsenin olmadığı zamanlarda oynardı, gülerdi, şakalaşırdı bile. Ama başka zamanlarda o sessiz haline döner kimseyle konuşmazdı. Hele ki Matana ne zaman üzülse ve onun yanına gitse ablası hep onunla konuşurdu. Şimdi de öyle olacaktı. Matana, Liraz’ın dizlerine yatıverdi bir anda. Ne olduğunu anlayamadan şaşkınca kaldı ablası. Matana ağlıyordu. Matana neden ağlıyordu? Ellerini kardeşinin başına koydu sakince, saçlarını okşamaya başladı. Zaten yapabileceği başka bir şey yoktu.
“Abla ben neden geldim ki bu dünyaya? Babam beni hiç sevmiyor, annem desen ev işlerinden başını kaldırıp bakmıyor bile bana. Şeker almaya gideceğim diyorum para yok diyor sadece, git babandan iste diyor. Babama gidince babam bana vuruyor. Benim ne suçum var ki? Ben ne yapıyorum ki abla? Ben çok mu kötü bir çocuğum?”
Ablası yine suskundu. Hiçbir şey demiyordu. Yüzünde tek bir ifade bile değişmiyordu. Başını okşamaya devam ediyordu.
“Babam bana gerizekâlı dedi abla. Bir halta yaramıyormuşum. Ama ben anneme hep yardım ediyorum abla. Çamaşır yıkayacağı zaman dereden su taşıyorum ona, onun beli ağrıdığı için yerleri bezle ben siliyorum, diz kapaklarım çok acıyor ama annem kızar diye hiç sızlanmıyorum. Babamın ayakkabılarını temizliyorum hep, ne isterse getiriyorum. Niye bana öyle diyor ki? Babam hep çok kızgın abla. Niye hep böyle? Kaşlarının ortası hep birleşik, bir gün yüzü öyle kalacak diye korkuyorum.”
Matana gözlerini kaldırıp ablasına baktı. Artık bu suskunluk onu da bıktırıyordu. Çünkü onun suskunluğu Matana’yı yalnız bırakıyordu. Ablasının dizinden kalktı. Karşısına oturdu, dikkatlice yüzüne bakmaya başladı. Ellerini ablasının yüzüne koydu, yanaklarına, kaşlarına, burnuna, gözlerine dokundu. Liraz böyle incelenmekten rahatsız oldu, başını geriye doğru çekti. Matana bırakmadı ablasını.
“ Niye susuyorsun abla? Bir şey söylesene. Konuşsana benimle. Ağlama desene bana. Gözyaşlarımı silsene. Canım acıyor sen susuyorsun abla. Neden abla? Neden suskunsun?”
Liraz’ın gözleri doldu. Başını yan tarafa çevirdi. Bir şey var dedi Matana.
“Bir şey var abla. Üzgünsün. Hep çok üzgünsün abla. Bazen beni çok seviyorsun ama bazen nefret ediyor gibisin. Sen de sevmiyor musun yoksa annem ve babam gibi? Sen de sevmezsen kim sevecek ki beni?”
Liraz dönüp hasretle baktı sanki ona. Matana’nın daha önce görmediği bir yüz ifadesiydi bu. Dikkatle inceleyince Liraz o kadar güzel bir kadın gibi göründü ki ona. Hiç odadan çıkmadığı, hiç gülmediği, hiç konuşmadığı için kimse onunla ilgilenmiyordu, herkes kendi haline bırakmıştı. O yüzden şimdi onu dikkatle inceleyince açık kahverengi gözleri ile kestane rengi saçlarının onu ne kadar güzel gösterdiğini fark etti Matana. Ama bir şey daha vardı. Hüzün dolu o gözleri. Matana’nın anlamını bilmediği ama Liraz’ın ona bakarken gözünde olan hep o ifade, hüzün. Gözünde bir hüzün, yüzünde bir acı hâkim. Suskunluğu belli ki bundan. Ağzını hiç açmayışı belli ki bundan. Bir sır mı sakladığı? İsminin hakkını veriyordu yani? Liraz, sır demekti. Sırdaş demekti. Liraz hem kendi bir sırrı saklıyordu hem de bir tek kendi kendine sırdaşlık ediyordu.
Mantana öylece ablasına bakarken ayağa kalktı Liraz. Arkasını döndü önce, nefesini kontrol etmeye çalıştı, sonra Matana’ya baktı ve eliyle kapıyı işaret etti. Çık diyordu. Çık dışarı! İşte o nefret dolu bakış yerleşmişti yine yüzüne. Üzgünce bakışlarını yere indirdi Matana. Annesi kızınca sen bu eve keder getirdin derdi hep. O zaman ne diye ismini Matana koymuşlardı ki. O kimseye hediye falan olmamıştı aksine kimse onu sevmiyordu. Ablası bile kovuyordu onu. Bir tek fazlalık o muydu yani bu dünyada? Hani dünya kocamandı? Kocaman dünyada küçücük kendisine yer yok muydu? Ellerine baktı Matana, elleri bile küçüktü onun. Herkesin derdi neydi onunla? Liraz’ a bir kere daha bakmadan attı kendini hızlıca kapıdan. Eğer bir kez daha baksaydı Liraz’ın yüzündeki pişmanlığı görecekti.
Liraz kendini koltuğa attı tekrardan. Bu sefer ağlayan oydu. Dışardan sesini duyan yoktu. Liraz ağlamayı bile sessizce gözyaşlarını akıtarak yapardı. Pencereden kendi kendine söylenerek avluya çıkan Matana’yı izledi. Annesi Matana’yı yıkayacaktı. Kazanlarda sıcak su kaynatılmıştı, bugün yıkanma günüydü. Matana’nın hala soyunmadığını gören annesi yanındaki sopayla onu kovalamaya başlamıştı. Bir yandan da bağırıyordu. Matana ondan kaçtı, “tamam” dedi, “hemen soyunuyorum anneciğim, ne olur kızma sen.”
Annesi yorgunluktan elini beline koyup eve doğru bir bakış attı. Penceredeki kızını gördü. Ona bakan gözleri kederle doldu. İkisinin buluşan gözlerinde bir sır saklıydı. Hayır, Liraz kendi kendine sırdaş değildi. Onun sırdaşları vardı.
Matana soyunup tabureye oturdu, annesinin onu yıkamasını beklemeye başladı. Annesi sıcak suyu başından aşağıya boşaltırken yandım diye kalkmamak için kendisini zor tuttu. Su çok sıcaktı ama annesinin kendisine kızmasını istemiyordu. Kendisini suya bıraktı. Annesi dalgın bir biçimde Matana’yı yıkarken, bir gün daha batmak üzereydi. Akşam güneşi penceresine vururken Liraz’ın aklından geçen tek şey, Matana’yı aslında çok sevdiğiydi. Çünkü herkes çocuğunu severdi. O da Matana’yı seviyordu.
Ama sevmek belki de tek başına yetmiyordu.

Merhabalar, ben Satınur Emir. KTÜ’ de İç Mimarlık öğrencisiyim. Ankara’da yaşıyorum. Ankara’nın güzel olmadığını iddia eden herkese karşı durup, güzel olduğunu savunuyorum çünkü burayı gerçekten seviyorum. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi çok seven, tiyatroya-sinemaya gitmeye bayılan, arkadaşlarımın söylediğine göre neşeli biriyim. Ha ama eklemeden duramayacağım bir şey var ki o da geceyi çok sevmemdir. Geceyi çok severim, geceleri cama balkona çıkıp yıldızları izlemeyi çok severim. Işıkları çok severim, çünkü neden sevmeyeyim? Işıklar bize yolumuzu gösterir. Kaybolduğumuz anda bizi evimize ulaştırır. Siz de ışıkları sevin. Eğer kaybolmuş hissederseniz onları takip edin, size evinizin yolunu gösterecektir. :’)

SİMANIN KIYILARINDA: “YILDIZLARIM”
Güven
Birer Toplam
Kalbim