Hiçlik Kuyusu
Bir evde yaşıyorum ben. İki oda bir salon, iki koza bir kovan. Kozasını beton oluşturuyor. Aşmaya çalıştığım her an çarpıyorum duvarlarına. Kovanında yoğun bir kalabalık var. Geleni gideni çok oluyor, kovana çomak sokan da çok olur zaten. Kuru bir kalabalık var orada. İki acı bir hüzün. 90 metrekare bir mutsuzluk.
Sığamadığım duvarlara, haykırışlarımı kırmızı bir boya gibi savuruyorum. Ben bağırdıkça daha da kirli, daha da iğrenç görünüyor dekorasyon. Beni, kendi içine sığdıramayan dört duvara savuruyorum içimdeki iğrençlikleri.
İnsanın bu hayata hiç sığmaması ne demek? Kimsenin yanına sığamayışı, “hiçbir yerde olması…” Hiçbir yerde olamamak, hiç kimse olmak, belki de hiç’ in kendisi olmak. Siz hiç “hiç” oldunuz mu?
Hayatta kabul görmemek ne kadar zor. Biri tarafından kabul görmemeyi bırakın, hayat tarafından kabul görmüyorsunuz. Bu nasıl bir şeydir ki gelip etrafınızı sarıyor, sahip olduğunuz, etrafınızda olan tek şey kabul görmemekle çevrilen bir örtü oluyor. Ve siz tüm hayatınız boyunca, o örtünün içinden çıkmak için savaş veriyorsunuz. Ama savaş bile değil sizinki, sadece debelenmek. Çünkü karşınızda savaşa duran kimse yok, sizi öyle gören kimse yok. Sizinle savaşmıyorlar bile, o kadar yoksunuz. O kadar yok olmak ne demek biliyor musunuz?
Hücrelerinizin bile varlığını sorguluyorsunuz. Neden varım? O halde neden varım? “Hiç kimse tarafından mı getirilmiştim dünyaya, o yüzden mi hiç kimseydim?” diyorsunuz.
Sayfalarca, denemelerce, şiirlerce yazdım belki görünmediğimizi, duyulmadığımızı. Mesele görülüp duyulmamak değilmiş ki, mesele önce var olmakmış. Hiç olmaktan çıkıp var olmaya geçmekmiş. Kimin gözünde peki? Kimin gözünde bu konuma gelecektik?
İki yara bir salon bu ev. İki göz odada, köz köz hayallemiz varken, duvarlardaki haykırışlar da manasız kalıyor.
Küçük bir çocuk, bir kanepede oturuyor. Bir büyük odaya girince, çocuk oturduğu yerden kaldırılıyor. Büyüklere yer vermek çok önemli bir saygı kuralı ya. Küçüklere yana kay demek neden bir sevgi kuralı değil? Hani saygı ve sevgi diye bir kalıp var ya. Zor olan saygı lüzumlu iken kolay olan sevgi neden önemsiz?
Çocuk yer verince, büyük o gururla kasıla kasıla yerine oturur. Küçük ise göz göz odalara, acılarından söz bile edemeden kaybolur. Kendini, bir hiçlik kuyusuna bırakır.
Küçük büyüğe yer vermezse, kavga çıkar. Küçük saygısız olur, göz göz odaların duvarlarına söz darbeleri vurulur. Yine küçük olanın canı acır. Duvarları dolduran her söz, küçüğün gözlerinden düşer. Gözlerinden düşen her söz, iz olur sonsuzluğa uzanır.
Hiç olmak… Her küçüğün kozasına işlenen bir külfet, her kovanın çomağı. Kimi çocuğa bilerek, kimine bilmeden. Kimine az, kimine çok. Her çocuk biraz hiç, biraz yok…
Küçük bir çocuk. Kanepede oturuyor. Bir büyük odaya giriyor. Onu görünce gözbebeklerini yukarı dikiyor ufaklık. Büyük “yana kay” diyor. Alan ne kadar dar olursa olsun, hem yer istiyor hem de yer veriyor. Hiç kimse “hiç” olmuyor. Dar alana sıkışan iki birey, birbirine çok yakın kalıyor. Belki de o anın büyüsüyle sarılıveriyorlar. Bir salon ilk defa, savaşmadan kozasını aşanlara şahit oluyor. Kovana giren çomaklar, dışarıya dökülüyor. İki oda bir salon, iki bayram bir seyran oluyor. İki insan bir huzur. Biraz şefkat, biraz sevgi. Hiçliğin karanlık kuyusundan, ilginin aydınlık büyüsüne. Fani dünyada büyü yapmak, hiçliğe koşmaktan daha kolay olabiliyor. Bazen büyütmek, öldürmekten kolay olabiliyor.
İşte o zaman duvarlara haykırışlarımın çirkin boyasını değil, masumiyetin şeffaflığını bırakabilirim. Şeffaf duvarlar ile burası; iki oda bir enkaz olacağına iki oda bir yuva oluverir…
Her ev yuva olmayı becerir aslında…


SİMANIN KIYILARINDA: “YILDIZLARIM”
Güven
Birer Toplam
Kalbim
Sevgi herkes için kolay değildir belki.. belki sadece kalbi kocaman olup böyle şahane bir yazıda bizi buluşturabilenler küçük kalpleri anlayamamışlardır. Varsın hiç anlamasınlar, onlar hep sevgiyle mutlulukla kalsınlar (:
Her ev yuva olmayı becerirdi. Hiçlik olmasaydı. İki insan bir huzur olabilirdik. Eğer hiç sayılmasaydım. Keşke hiç hiç olmasaydı.