Karanlığın Görünmeyen İzleri
Kimse kimseye bağırmasın yapmasın bunu kimse kimseye
Kulaklarım ağrıyor kulaklarım ağrıyor kulaklarım ağrıyor
Kimse kimseye bağırmasın ben kimseye bağırmayayım
Bağırmak tedavülden kalksın
-Alengirli Şiirler, Ali LİDAR
Şiddet ansiklopedi tanımı ile; bir kişi veya gruba yönelik, mağdurun bedensel bütünlüğüne, mallarına veya simgesel ve kültürel değerlerine zarar verecek şekildeki her türlü davranış olarak tanımlanır. Türkiye koşullarında da giderek artmakta olan ŞİDDET başlığı altında toplanan davranış bozuklukları tam olarak nerede başlar peki? Aile içi şiddet genel şiddetin ilk közüdür aslında. Bu şekilde birden tutuşur ve etrafını yakıp yıkmaya başlar. Şiddetin temel kaynağına inecek olursak bebeklikten gelişme çağına kadar olan süreçteki sevgisizlik bunun ana nedenidir. Sevgiyi yaşayamayan birey sevgiyi doğru bir şekilde öğrenemez ve başkalarına iletemez. İşte tam bu aşamada sevgiyi öğrendiği, gördüğü veyahut izlediği; sevgi zannettiği başka bir olguyla doldurur.
Özellikle öğrenme çağındaki bir çocuk için aile içi şiddet kesinlikle yaşantısının değişmesinde ve sevgisizlik boşluğunu bu kötü olgu ile doldurmasında büyük bir rol oynar. Bu şiddete herhangi bir yolla maruz kalan bir çocuk bunun normal bir olay olduğunu ve kendisinin de yapabileceğini düşünür. İşte bu şekilde bir sonraki nesil için şiddetin ilk tohumları atılmış olur. Çocuklarda şiddet sonrası davranış iki şekilde baş gösterir. İlk olarak çocuk şiddet eğilimli olabilir. Kendinden güçsüz gördüğü insanlara ve hayvanlara karşı saldırgan tavırlar sergileyebilir. Bir diğer şekildeki davranış olarak çocuk içine dönük, karamsar, depresif bir hal alabilir ve karşılaştığı her türlü davranıştan ürkebilir. Her iki sonuçta da ilerisi için verimli olmayan bireyler oluşur. Fiziksel, psikolojik ve duygusal anlamda zarar görmüş bir birey…

“Çocukta sağlıklı dediğimiz duygu durumunun oluşabilmesi için yeterince iyi anneliğe ve sevginin fiziksel biçimde (ilk başta olabildiği tek biçimiyle) ifade edilmesine gerek vardır. Anne bebeği (rahminde ya da kollarında) tutar ve sevgi (özdeşleşme) aracılığıyla benlik gereksinimlerine nasıl uyum sağlayacağını bilir. Bu koşullar altında ve ancak bu koşullar altında, birey var olmaya başlayabilir ve var olmakla da id deneyimlerini yaşamaya başlayabilir” (Winnicott, 1950, s.5).
Aile içi şiddetle büyüyen bir çocuk; ilerisinde şiddet uygulayabilen bir bireye kolaylıkla dönüşebilir. Bunda etrafındaki yetişkin davranışlarının ve medyanın da büyük bir etkisi var. Üstte de bahsedildiği gibi çocuk öğrenme çağında bunun normal bir davranış olduğu kanısına varabilir. Özellikle sosyal medyada şiddet içerikli çokça muhteva yer almaktadır. Çocuklar ve insanlarca izlenen bu içeriklerde psikolojik şiddetten kadın erkek eşitsizliğine; istismardan saldırıya kadar birçok olay yer almakta ve bu normalleştirilmektedir. Bu sebepten ötürü bu konuda yetişkinler hem kendileri hem de çocukları için hassas davranmalılardır.
Bu tarz şiddet içerikli olaylarca etkilenen bireyler toplum tarafından onaylanmayı şiddete başvurarak elde edebileceklerini düşünürler. Çünkü şiddetin temeli, genelde aile içinde başlasa dahi buna sebebiyet veren bazı dış etkenler de vardır. Özellikle cinsiyetçi toplum baskısı bunun ilk nedenlerindendir. Ailedeki anne ve baba figürü birbirlerine ve çocuklarına davranışlarında bu toplumsal baskının belirlediği yollar üzerinde yürümeye çalışırlar. Bu cinsiyet ayrımcılığına giden baskı bize “Erkek adam dediğin ağlamaz.” veya “Kadın dediğin evinde oturup çocuklarına bakmalı.” gibi cinsiyetin ayrıştırıldığı temel hatlar çizer. Bu hatların içinde kalmaya çalışan bireyler kendi içlerinde kısır bir döngü oluştururlar. Çocuklarını bu hatlar çerçevesinde yetiştiren bir aile; ileride bu hatlar içinde kalmış diğer ailelerin doğmasına sebebiyet verir. Bu kısır şiddet döngüsü bu şekilde devamlılığını sürdürür.
“Şiddeti engelleyebilmek için toplumsal cinsiyet eşitliğini tesis etmemiz gerek. Bunun için de artık farklılıklarımız yerine benzerliklerimize odaklanmalıyız.
…Bu toplumsal değişim ilk olarak çocuğun doğru eğitimiyle başlar.”
-Ebru Şalcıoğlu
Toplumun içinde yer aldığımız bu düzende cinsiyet ayrımı yapılırken veya yaparken bunu fark edemiyoruz. Toplumun karanlık eli her zaman başımızın üstünde ve gölgesinden kurtulamıyoruz. Kadın, erkek, çocuk hepimizin toplumda bir yeri ve hakları var. Farklılıklardan doğan benzerliklerimiz var. Tıpkı farklı yapboz parçaları gibiyiz ve tek yapmamız gereken yapboz parçalarını birleştirip büyük resme bakabilmek. İşte bu sayede birbirimize ne kadar benzediğimizi fark edeceğiz ve toplumun söylemlerini bir kenara itip birlikte karanlığın gölgesinden kurtulabileceğiz.
Unutmayın şiddet şiddeti azaltmaz, artırır. Sevgi dolu günlerde görüşmek dileğiyle😊

Merhabalar güzel insanlar 🙂 Benim adım Emine Demirci. 1999 yılında Trabzon’da doğdum. Dört çocuklu bir ailenin en büyüğüyüm. Karadeniz Teknik Üniversitesinde İç Mimarlık okuyorum. Hayvanları, doğayı (özellikle çiçekleri), müzik dinlemeyi, kitap okumayı ve sanatla ilgili her şeyi seviyorum. Her şeyi anlamlı yapanın sevgi olduğunu düşünüyorum. Güzel yazılarda buluşmak dileğiyle. Sevgiyle kalın 🙂

SİMANIN KIYILARINDA: “YILDIZLARIM”
Güven
Birer Toplam
Kalbim
Emeğine sağlık, güzel yürekli arkadaşımmm
Teşekkür ederim güzel yürekli dostummm <3