Salçalı Ekmek
‘’ Ben büyümeyi hiç istemedim. Küçük bedenimde çok daha mutluydum. İsteklerim bedenim gibi küçüktü. Fazlasını bilmiyordum, düşünmüyordum da. Yettiği kadarıyla mutluydum. Büyüdükçe her şey değişti. İstemenin daha çok istemeyi getirdiğini ezberledim. Yetinmemeyi öğrendim büyümek ile birlikte. Ve öğrendikçe küçüldüm. Mutluluğun akvaryumda dolaşan balıkta olmadığını öğrettiklerinde yıkıldım. Mutluluğun bir sepet dolusu kediyi seyretmekten geçmediğini ezberlettiklerinde parçalandım. Hele mutluluğun küçük bir kanarya ile şarkı söylemekten çok uzak bir şey olduğunu anlattıklarında darmadağın oldum. Koyunun dilenciyi kovalamasına gülemiyorum artık. Büyümek bu olsa gerek ben büyümek istemiyorum…’’
Serkan KOKTAY ” Salçalı Ekmek ”
Çocukken oynadığınız oyunlar aklınıza geliyor mu hiç? Veya hala sokakta yürürken oyun oynayan başka çocukları görüyor musunuz? Hatırlıyorum da öyle güzel oynardık ki vakit nasıl geçti hiç bilmezdik. Karnımızın gurultusunu hissetmezdik. Oyun açlıktan önemliydi bizim için. Artık koşamayacak kadar acıktıysa karnımız hazırdı hemen lafımız ” Anne salça ekmek sürsene” Eski yılları yad etmek geldi içimden ve sizlerle dertleşmek istiyorum bu yazımda.
O zamanlardan hatırladığım ilk anılar, bir erkek çocuğu olarak tabi ki sokak futboluydu. Plastik topu küçümserdik hep. Futbolun zevki sert topla çıkardı. Tabi dış yüzeyi tırtıklı, can yakan toplar var ya o topla oynardık. Öteki toplar pahalıydı ve bizim bakkalda satılmıyordu. Yoksa ortaklaşa alırdık arkadaşlarla. Ama top kimde kalacak sorusu çıkardı bu sefer ortaya. Gerçekten ayrı bir zevki vardı mahalle arası futbol oynamanın. Her zaman rahat oynayamazdık tabi. Bazen başka bir evin balkonuna kaçardı ve hemen zili çalardık. ‘’Abla topumuz balkonunuza düştü verebilir misiniz? ’’Ama ya evde yoklarsa. Ve İllaki emekli bir amca bağırırdı pencereden ‘’ başımı şişirdiniz gelirsem topunuzu keserim’’ diye. Evin yakınındaki esnaf dükkanları da alırdı bu oyundan payını. Hele bizim maç yaptığımız yerde sol kale direği bina kapısının giriş köşesi , sağ kale direği bir dut ağacı ama tam arkası bir tuhafiyeci dükkanıydı. Her gol attığımız zaman barakaya çarpardı top, sanki golü tesciller gibi. Tabi dükkan sahibi pek memnun değildi bu durumdan. Yine iyi sabretti bence, hakkını helal etsin bize.
Ve yine aklıma gelen bir başka oyun da kimimizin topaç dediği ama bizim Şanlıurfa’da deleme dediğimiz bir efsane. Özenle seçerdik bakkaldan. Çok küçük veya çok büyük olmamalıydı ve ipini de enine göre keserdi bize bakkal abimiz. Hepsinin klasik bir şekli vardı ama biz kendi zevkimize göre gökkuşağı renklerine boyardık. En üst kafasına da dönerken parlasın diye, sigara kartonunun gümüş rengi kağıdını sarardık. Hızlıca dönerken ne kadar da güzel görünürdü ve ipiyle kaldırıp elinde döndürmek çok havalıydı. Yıllar geçse de hala biliyorum oynamayı. Ama o zamanki gibi usta değilim şimdi.
Bir de rengarenk bilyeleri sıra sıra dizip keskin nişancılığımızı konuşturduğumuzu, tasoları üst üste dizerek ters döndürmeye çalıştığımızı, içinden sakız çıkan kulüp kartlarıyla oynadığımızı, bayramda boncuklu tabancayla çatıştığımızı hatırlıyorum. Tabi sadece oyunlar değil hatırladığım. Arkası şişman televizyonlarda izlediğim; Pokemon, Beyblade, Tom ve Jerry, Looney Tunes çizgi filmleri hatta şuan ne duyuyorum biliyor musunuz? Güneş batarken atıyla giden Red Kit çizgi filminin kapanış müziğini.
İşte böyle, hatırladığım daha bir sürü anım var dostlar. Anlatsam bitiremeyeceğim, özlesem getiremeyeceğim. Sahi biz son nesil miydik ? O günlerin bir daha asla gelmeyeceği için mi üzülsem yoksa o güzel anları yaşayabilen son nesil olduğumuza mı sevinsem bilemiyorum ama hatırlayabilmek bile güzel bence. Hani derler ya ‘’hayali bile güzeldi’’ işte böyle yaşadık biz. Sizlere de hatırlatabildiysek ne ala. Eğer yine unutursanız ıslak bir topraktan gelen kokuyla hatırlayın, güneş batarken esen meltem rüzgarıyla, serin bir sabaha uyandıran serçe sesleriyle, salçayla ekmeği yan yana gördüğünüzde ve o an gözlerinizi kapatıp koklayın, hissedin, dinleyin ve tadın o duyguları çünkü o sizsiniz, geçmişinizin izleri…
‘’ Yemyeşil bir budakken toprağa sıkıca tutunuyoruz. Kök salıyoruz. Derinlere indikçe köklerimiz, daha bir güçleniyor bedenimiz. Savaşmayı öğreniyoruz toprağa tutunurken. Yağmurla, rüzgarla, karla savaşıyoruz ve savaştıkça büyüyoruz. Güneşin korkunç sıcağında günlerce yağmursuz kalıyoruz. Ama yine de direniyoruz. Zaman denen şey her defasında kendini belli ediyor. Karanlıkta beklemeye bile tahammül edemiyor zaman. Bir süre sonra bedenimizin tazeliğinden eser kalmayıp kuruyarak dökülüyoruz tutunduğumuz toprağa. Bazımız yeşili geçmiş dal oluyoruz, bazımız rengi solmuş çiçek. Bazımız tüpü bitmiş emektar bir televizyon oluyoruz, bazımız ufacık bir biblo. Hayatın gerçekliği karşısında eşyalardan hiçbir farkımız kalmıyor nihayetinde.’’
Serkan KOKTAY ” Salçalı Ekmek ”


SİMANIN KIYILARINDA: “YILDIZLARIM”
Güven
Birer Toplam
Kalbim
Çok güzel çok özel günlerdi. Şimdi ise kardeşlerimiz bilgisayarlar telefonlar yüzünden mahalleyi pek kullanmaz oldu… Belki de şanslıyızdır bu günleri yaşadığımız için, ellerine sağlık beni gerçekten geçmişe götürdün.
Çocukluğa götüren kısa bir tur, hem de şu günlerde… Yolculuk muazzamdı, teşekkürler…