Zaman ve Gökyüzü
1979 yılında İngiltere’deki bir teleskoptan iki yeni yıldız keşfedildi. Gök bilimciler keşfettikleri bu iki yıldızın birine 957 diğerine de 561 ismini verdiler. Zamanla yan yana duran bu iki yıldızda bir gariplik fark ettiler, daha doğrusu benzerlik. Bu iki yıldız birbirlerine olması gerekenden çok daha fazla benziyorlardı; Büyüklükleri, yaydıkları ışık demetleri ve diğer şeyleriyle nerdeyse aynıydılar. En sonunda yapılan araştımalar ile iki ayrı isim verdikleri bu yıldızın aslında tek bir yıldız olduğuna karar verdiler. Herkes “Bu nasıl olur?” sorusunu sorarken dünyaya gelmiş en zeki insanlardan biri olan Albert Einstein adeta geleceği görmüş gibi yaklaşık 100 yıl önce bu sorunun cevabını “Genel Görelilik Kanunu” içerisindeki ‘Zamanda Görelilik Teorisi’ ile vermişti.
İlk olarak, zamanın tam olarak ne olduğunu bir düşünelim. Zaman; duyu organlarımız tarafından art arda gelen birtakım olaylar neticesinde hissedilen, tarifi son derece zor olan bir tür algıdır. Zamanın akışını, etrafımızda gözlemlediğimiz hareket değişikliklerini birbirleriyle mukayese ederek anlarız. Örneğin; bardak yere düşer ve kırılır, kömür yanar ve kül olur, yürürüz ve bir an önce sokağın başındayken bir an sonra sonunda oluruz.
İşte sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde meydana gelen tüm bu olaylar, çevremizde gözlemlediğimiz veya algıladığımız tüm bu hareketlilik bize zamanın geçtiğine dair bir izlenim verir. Fakat zamanı ölçmek için kullandığımız kavramlar, değişkendir.Mesela yarım saat dediğimiz süre, eğer sevmediğimiz bir dersteysek, saatler kadar uzun gelebilir. Aynı yarım saati, çok eğlenceli ve bitmesini istemediğimiz bir durumda, üç-beş dakika kadar kısa bir süre gibi algılarız. Yani aslında zaman algısı, bizim için farklı hızlarda akabilmektedir. Zamanın akış hızı hakkında bir fikre sahip olmamıza sebep olan etken ise, zaman için kullandığımız nokta-i istinadlar yani referanslardır. Güneş doğar ve batar ve ertesi gün tekrar doğduğunda bir gün geçti deriz. Bu olay 29-30 kez tekrarlandığında ise bu kez 1 ay geçti deriz; ama sorulduğunda bu bir ayla ilgili fazla detay hatırlamadığımızı, geçen zamanın sanki sadece bir an gibi olduğunu düşündüğümüzü itiraf ederiz. Eğer gündüz geceyi, gece gündüzü takip etmeseydi ve elimizde zamanı gösteren bir saatimiz olmasaydı, belki de geçen zamanın ne kadar olduğuna, bir günün ne zaman başlayıp ne zaman biteceğine dair doğru bir tahminde bulunmamız mümkün olmayacaktı. Bu açıdan zaman, bizim için belirli referanslar olmaksızın, ne hızla aktığı konusunda kesin bir yargıya varamayacağımız bir algıdan ibarettir. Ama önemli olan bu referansların değişmez ve sabit olmamasıdır. Bu gerçek bizi Genel Görelilik Kuramı’na götürür.
Kurama göre bir sistem hızlandıkça o sistem üzerinde zaman yavaşlamaktadır. Işık hızına yakın bir hızla hareket eden bir aracın içinde zaman daha yavaş akar. Her türlü organik, biyolojik ve anatomik yapı daha ağırdan işlemeye başlar. Atom düzeyindeki tüm hareketler yavaşlar. Zamanın hıza göre olan bu değişimini, uzayda hareket eden bir astronot anlayamaz. Çünkü onun da bütün hücre fonksiyonu, dolaşım, solunum ve sindirim sistemleri daha ağır işleyecektir. Dünyada bizim için 2 saatlik bir zaman geçtiğinde uzayda hızla dolaşan bir adam için sadece 2 dakika geçmiştir.
Diyelim ki aynı yaşlardaki ikizlerden biri dünyada kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay yolcuğuna çıksın. Geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır. Bunun nedeni uzayda seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır. Bu örneği bir baba-kız için düşünecek olursak uzay yolculuğuna çıkan baba 27 yaşında dünyadaki kızı ise 3 yaşında olsa, 30 dünya yılı sonra baba dünyaya döndüğünde kendisi 30 yaşında olacağı halde kızı 33 yaşında olacaktır. Diğer bir deyişle kızı babasından yaşlı olacaktır. İnterstellar filminde bu olaya ağlayarak şahit olmuştuk. İşte bunların tamamının nedeni zamanın konuma ve kütleye göre göreceli olmasındandır.
Birkaç ay önce bu kuramın referans alındığı, 15 farklı devletin bir araya geldiği, yaklaşık 20 yıllık bir çalışma ile üzerine milyarlarca dolar harcanan ve tüm dünyanın gözünü çevirip hayretle seyrettiği bir olay yaşandı; James Webb teleskopunun fırlatılışı.
Dünya’dan 1,5 milyon kilometre öteye fırlatılan bu teleskobun prensibi görelilik kanunundan farksız olmamakla berber, görevi de abisi Hubble teleskobundan farksız değildi. James Webb teleskobunun görevi, evrende parlayan ilk yıldızların ışıklarını, galaksilerin oluşumunu tespit etmek ve uzak gezegenlerde yaşam koşullarını araştırmak yani ışık yılı uzaklıklara bakıp evrenin başlangıç zamana gözlemlemek.
Tüm bunların en önemli sebebi, yaşadığımız dünya üzerine doğal merakımızı gidermek için “nereden geldik”, “dünya nasıl yaratıldı”…”dünya dışı yaşam var mı”…sorularına cevap araştırmaktır… Bilim ve teknolojideki her bir gelişme, bu sorulara cevap bulabilmek için insanları birbirine yaklaştırmaktadır… Gelişmiş teknolojiler, karmaşık formüller ve daha büyük, yerde konuşlu/uzayda-konuşlu, teleskoplarının kullanımı ile, evrenin ilk oluşum evresine doğru yapılan araştırmalarda ve başka yaşanabilir dünya araştırmalarında bugün varılabilen sonuç “yıldız tozundan” yaratılmış olduğumuzdur…
Şimdiye kadar ki tüm alınan tüm sonuçlar insanlara iki zıt şeyi sürekli hatırlatır… Bunlardan birincisi, evrenin sonsuz büyüklükte olduğu ve bizim evrende çok az önemli olduğumuzdur… Diğeri ise, yaşamın çok ender ve çok kıymetli olduğudur.
İnsanoğlunun kendini keşfetmek için evreni keşfetmeyi amaçlaması doğan ve bunun için yaptıkları, düşündükleri, formulüze etmeye çalıştıkları, her daim sınırları zorlayan bu girişimleri ve bunlardan şimdiye kadar elde ettikleri sonucalar gerçekten hayret verici olmakla beraber ürperticide. Ama bunlara rağmen evreni ve yaratılışı keşfetme azmi devam ediyor.

İsmim Bilal Güngördü, İstanbul Kadıköy doğumluyum, orta okulu Ümraniye’de, liseyi ise Çekmeköy Anadolu Lisesinde okudum. Altını çizerek belirteyim; 2019 da lise ikincisi olarak mezun oldum ve yine aynı senede ilk tercihim olan KTÜ makine mühendisliğini kazandım. 🙂 1 sene İngilizce hazırlık okumakla beraber şu anda ikinci sınıftayım.

SİMANIN KIYILARINDA: “YILDIZLARIM”
Güven
Birer Toplam
Kalbim