Dünyaya Yabancı Birinin Hikâyesi
Yürüyorum… Yine…
İnsanlar kızıyor bana. “O kadar yol yürümek delilik, bin şu otobüse” diyorlar. Bilmiyorlar. Dinlemiyorlar. Sadece konuşuyor, beni yönlendirmeye çalışıyorlar. Ben ise aldırmıyorum. Ben kendi hayatımı yaşıyorum. Doğru bildiğimi yapıyorum. Yürüyorum… Bazen güzel bir rota çiziyorum kendime. Bazen de gelişi güzel gidiyorum. Yol nereye çıkarsa. Hatta fotoğraf falan çekiyorum o gelişi güzel yollarda. Fotoğrafı gören insanlar soruyor: “Burası neresi? Çok güzelmiş.”
“-Burası otobüslerin gittiği bir yer değil. Hiçbir dolmuş geçmez.” Diye geçirsem de içimden, “yürüdüm çıktı” diyerek geçiştiriyorum. Onlar, benim konuşmayı bilmediğimi zannediyor. “Yürüdüm çıktı,” böyle saçma bir cümle mi olur diyorlar. Arkasında çok şey var da anlatmak için hırpalamıyorum kendimi.
Rüzgâra Kapıldım
Sağımdaki yeşil çalıları, solumdaki çam ağaçlarını seyrederek adımlıyorum. Kuvvetli esen rüzgâr ile solumdaki ağaçlar, ağır çekimde dans ediyorlar. Sağımdaki yapraklar, sanki dalından kopmak istercesine sarsılıyor. Birbirlerine vuran yaprakların büyüsüne kapılıyorum. Dalıyorum ben de ağaçların çalıların arasına. Rüzgârın estiği yönü takip ederek yürüyorum. Bu büyülü ortam, beni saklı bir cennet ile buluşturuyor. Biraz da tanıştırıyor.
Kusursuz Düzen
Bu kadar yeşilliğin arasında, kendimi bir yabancı gibi hissediyorum. Buraya ait değildim sanki. Benim yerim büyük binalar, asfalt yollar mı yoksa. Alışmakta biraz zorlanıyorum. Havası farklı. Sürekli güzel bir şey kokluyorum sanki. Ama sıradan geçici kokular gibi değil. En güzel parfümlerin bile, bir süre sonra kokusuna alışıyoruz. Ama bu kokunun modası geçmiyor sanki. Temiz havayı çekiyorum içime. Hissediyorum. Sanki güçleniyorum. Kambur duruşumdan bir anda vazgeçiyorum. Bir beyaz kelebek. Sanki dans ediyor. Uçan bir papatya gibi, yeşilliklerin arasında zikzaklar çizerek geziyor. Yeşilliklerin altındaki ufak bir boşlukta, küçük bir toprak parçası çarpıyor gözüme. Altından türlü türlü canlı çıkıyor. Yere, cinsini bilmediğim bir kuş konuyor. Kanatları da modifiyeli sanki. Tarzını, Nur Yerlitaş görse; “kuş uçtu beybi” diyecekti muhtemelen. Tam da o anda; “kuş uçtu beybi.”
Aniden kalktı yerden ama kendini ormanın dışına atınca, süzülmeye başladı. Vitesi boşa alıp, yokuş aşağı gidersin ya. İşte tam da öyle. Kendisini, bizim ayak bastığımız toprakların tepesinde boşa aldı. Manzarayı izliyordu belki. Onu gözümden kaçırdıktan sonra fark ettim de yukarısı ne güzel bir renk tonuna sahipmiş. Bulutsuz, pırıl pırıl bir gökyüzü. Oradaki kuşların, aklı burada mıydı acaba? Benim aklım beş karış havada çünkü.
Buradan Manzara Farklı
Hande Yener’in bir şarkısı vardı. “Buradan manzara farklı” diye giriyordu nakarata. (İsmini unuttum şarkının. Belki de nakaratı, şarkıya ismini veriyordur. Neyse konumuz bu değil şimdi.) O anda, o şarkıyı duydum inanır mısınız? Buradan gökyüzü farklı. Oradan yeryüzü. Nerede değilsek, oradan manzara farklı. Çoğunluk doğduğu yeri sevmez. Ya da yıllarca yaşadığı yeri. Birinin cehennemi, başka birine cennet gelebilir. Yer aynı yer. Ama oradan manzara farklı. Manzara aynı manzara. Bakan biraz suçlu, yazan kişi haklı. 😊 Biraz kenara çıkmak lazım. Baktığın yere her zamanki açıdan değil, başka bir gözle bakmak lazım. Hiç yaşadığınız yere, bir yabancı gibi baktınız mı? Deneyin mutlaka, çünkü tüm manzarayı değiştiriyor. Ben böyle tesadüfi bir ortamda yaşadım bunu. Yabancılaşmak. Bazen çok sevmek olabiliyormuş. Çok sevmek de yabancılaşmak mı?
Bir Yabancı
Çok sevdiğini, çok düşünürsün. En sevdiğini, en çok düşünürsün. Kendinden bile çok düşünürsün. En sevdiğin yabancı için kendi hayatını bile unutursun bazen. Yabancıyı alırken hayatına, kendine yabancılaşabilirsin. Bu yüzden, sevmek bile bir birikim ister. Sevmeyi de bilmek, öğrenmek lazım. Kendine yabancılaşmadan. Karşındakine de ara sıra yabancılaşarak. Gökyüzü kadar sonsuz, ormanlar kadar özel, denizler kadar güzel sevmek lazım.
Bir Son Yazalım
Bu yazının net bir sonu yok. Ama net bir sorusu var. Sizce birinin en sevdiği olmak veya birini en çok sevmek, bir kısıtlama mı getirir, yoksa sonsuz bir özgürlük mü? Çok sevilince sorumluluklarımız mıdır artan, mutluluğumuz mu? Çok sevince kendimizi kısıtlar mıyız, özgürleştirir mi? Kendi sonunuzu yazma vaktiniz geldi. Hadi siz de bu yazıya uygun kendi sonunuzu yorum bölümüne yazın.
Hayattaki tüm soruların cevabını bulana dek görüşeceğiz. Anlaşılan bir ömür sizinleyim. Kelimelerim tükenene dek, sevgiyle kalın.

Onur Yağmur konuşuyor. (Kendisini merak edenler için kısa bir bilgilendirme.) Lise yıllarımda Bilişim Teknolojileri bölümünü okumanın ardından sektöre devam etmek istedim ve lisans eğitimi için KTÜ İstatistik ve Bilgisayar Bilimleri bölümü ile Trabzon’a geldim. AÜ Medya ve İletişim bölümü mezunu ve İÜ Grafik Tasarımı öğrencisi olarak da eğitimlerime devam ediyorum. KTÜ Girişimcilik ve Pazarlama Kulübü başkanlığını devam ettirmekle beraber, Mercek Dergisi departman sorumluluğunu üstlendim. Hayallerimi hedeflere dönüştürerek yaşayan bir Malatyalıyım ve beni okuduğunuz için teşekkür ediyorum.

SİMANIN KIYILARINDA: “YILDIZLARIM”
Güven
Birer Toplam
Kalbim
Sevgi çok ince bı çizgi üstünde yürümektir bence dengeni kaybedersen ya üzersin ya da üzülürsün. Birinin seni çok sevmesi bazen nankörlestiriyor insanı bazen de tarif edilemeyen bı mutlulukla karşılıyor. Bazen öfke bazen şiddet bazen kıskançlık,sevdiğini sanıyor insan ne yaptığını anlayana kadar. Bazen görmeden dokunamadan koklayamadan edemiyor herşeyi ona güzel görünüyor ne yaptığını anlayana kadar. Kısaca herşeyin yeteri kadar olması en sağlıklısı.Ama burdan manzara farklı ;)(yazılara devam et başkan her seferinde daha da üstüne koyuyorsun :)))
Sevgi hiçbir zaman kısıtlama değildir, sonsuz özgürlük ve mutluluk sağlar, çok sevilince mutluluğumuz tavan yapar, ve bu sevgiye karşılık vermek iki katı mutluluk…
Sevgi her canlının tek temel taşı hayat ışığı..
sonsuz sevgi her zaman kalplerimizde kalması dileğiyle…
ben burdan bir son getireceksem eğer, kendimi yazıyı okuduğumda gördüğüm yerden getiririm o sonu. o büyülü ortamda geceye kadar vakit geçiririm, ay tepeye çıktığında şehrin gürültüsüne inat var olan o sessizliğe kaptırırım kendimi ve atarım yeşilliklerin üzerine. öylece uzanıp onları hiç göremememizin hakkını verircesine bana göz kırpan yıldızları izlerim. Ve işte o an düşünürüm, sevginin bir özgürlük mü bir kısıtlama mı olduğunu. Aslında beynimde oluşacak cevabı ordan kilometrelerce uzaktayken de biliyorum. ben sevginin insanı özgürleştireceği kanaatindeyim. bir kere sevmenin bir sınırı yoktur ki onun getireceği bir kısıtlama olsun. kendimizi kısıtladığımız bir ortamın sevgi barındırdığını düşünmem ben. hiçbir zorunluluk, hiçbir kısıtlama sevgiyle aynı ortamda olamaz, birinden biri daha baskındır. ve sevginin baskın olduğu bir durumda bireyin hareketlerindeki rahatlık, mutluluk, yanlış anlaşılma duygusundan uzak hareket etme ve yanındaki kişilerin onu olduğu gibi kabul ettiği düşüncesi ortaya çıkar ve bu düşünceler çoğu insanın istediği şeylerdir. sevgi özgürlükle özgürlük de sevgiyle birdir, benim için ayrı düşünülemez.
”Sizce birinin en sevdiği olmak veya birini en çok sevmek, bir kısıtlama mı getirir, yoksa sonsuz bir özgürlük mü? Çok sevilince sorumluluklarımız mıdır artan, mutluluğumuz mu? Çok sevince kendimizi kısıtlar mıyız, özgürleştirir mi?”
Birini çok sevmek, sevebilmek her gün yeni bir sürprize açık olmayı gerektirir; kimi zaman bu sürprizler kötü de olabilir. En çok ona hazır olmak gerekiyor sanıyorum. O yüzden birini çok sevmek kısıtlama yerine konfor alnının dışına çıkıp derin sulara dalmak gibidir. Birinin en sevdiği olmak ise her nefesi tedirginlikle teneffüs etmenize sebep olur. Yaşadığınız her saniye o konumda sabit kalmak ve asla düşmemek istersiniz; her bir hücrenize sorgular gözlerle bakmak durumunda kalırsınız. Ve bu da bir bakıma insanı kısıtlar. Yüreğiniz ezilir, başkasının sevgisini kaldıramayacak kadar kendinizi sevmiyorsanız eğer sizi seven insanlardan kaçmak istersiniz.
Yine okudukça huzur veren ve dinginleştiren yazılardan. Emeğine sağlık:) Okudukça bulunduğum konumdan huzurlu bir ortama süzülüşümü hissettim. Sonda ki soru kısmına ise bayıldımm:)